« Önceki |

5/4/2009

büyük marmara depremi (17 temmuz 2009 ; Saat: 02:42 ; büyüklük:

10/6/2008

Dünyadaki Bor Rezervleri ve Türkiyenin Pazardaki Konumu

Türkiye bor kaynaklarında dünyada birinci durumdadır. Dünya toplam rezervinin 63%’? Türkiye’de bulunmaktadır. Bu rakamların devletleştirmeyi müteakip Eti Holding A.Ş.’de toplanan ve yaklaşık 20,000 km2′lik imtiyazlı sahalarda 15-20 yıl öncesine ait, kısmi çalışılmış bor havzalarına ait veriler olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Türkiye’deki bor madenlerinin yerlerini ve miktarlarını belirleyen kapsamlı bir araştırma henüz yapılmadığından, Türkiye’nin aslında dünya rezervlerinin daha da büyük bir kısmını elinde tutuyor olabileceği düşünülmektedir. Yeni arama çalışmalarının yapılmasıyla Türkiye bor rezervlerinin iki katına bile çıkabileceği iddia edilmektedir. Türkiye’den sonra ikinci kaynak ülke ABD olup, dünya rezervlerinin %13′ü civarında bir payı olduğu bilinmektedir. Ancak ABD, bor’u uzun süredir endüstrinin çeşitli alanlarında kullanmakta olduğundan, yakın gelecekte bor rezervlerinin tükenmesi tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu sebeple ABD, kalan bor madenlerinin bir kısmını “stratejik rezerv” ilan ederek çıkarılmasını durdurmuştur. Türkiye’deki bor madenlerinin kalitesi ABD’dekinden yüksektir. Dünya bor rezervlerinin kalan kısmı Rusya, Çin, Şili, Bolivya, Peru, Arjantin, Sırbistan’da bulunmaktadır.Dünyada işletilen toplam 496 milyon tonluk rezervin 375 milyon tonu Türkiye’dedir. Dünyada işletilen ve tahmin edilen bor madeni rezervlerinin B2O3 miktarlarına göre dağılım yüzdeleri aşağıdaki tabloda verilmiştir:         

 

Tablo-1: Bor Dünya Rezervi

ÜLKE
GöRÜNÜR EKONOMİK REZERV

TOPLAM REZERV (GÖR.+MUH.+MüM.)

GÖRÜNÜR EKONOMİK REZERV ÖMRÜ(YIL)
TOPLAM REZERV ÖMRÜ (YIL)
BİN TON B2O3
TÜRKiYE
375,000
644,000
240
412
ABD
45,000
105,000
33
76
RUSYA
28,000
140,000
16
78
ÇİN
27,000
36,000
17
23
ŞİLİ
8,000
41,000
5
26
BOLİVYA
4,000
19,000
3
12
PERU
4,000
22,000
3
14
ARJANT?N
2,000
9,000
1
6
SIRB?STAN
3,000
3,000
2
2
TOPLAM
496,000
1,019,000
320
649
Kaynak: http://www.maden.org.tr/yeni3/yayinlar/raporlar/borraporu.htm (Eti Holding A.?.)

Türkiye’nin bor madenlerinin rezerv ömrü 412 yıl iken, dünyanın ikinci büyük rezerv ülkesi ABD’nin bor rezervleri 76 yıllık ömre sahiptir. Dünya rezervleri ve bu rezervlerin tüketim artış hızları göz önünde bulundurulduğunda 50-80 yıl sonra ülkemiz bor yataklarının dünyadaki tek bor kaynağı olma ihtimali yüksektir.
Dünyada az sayıda bor minerali üreticisi ülke bulunmaktadır. En büyük üreticiler Türkiye (Eti Bor A.Ş.) ve ABD (Rio Tinto Borax)’dir. Bor ürünleri sanayileri ise Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’daki az sayıda firmada yoğunlaşmıştır. Çin buna istisna teşkil etmektedir. Çin’de çok sayıda küçük firma kısıtlı çeşitte ürün üretmektedir.
Bor minerallerinin dünyadaki önemli üreticileri ve yapılan üretim miktarları aşağıdaki tabloda yer almaktadır:

Tablo-2: Dünya Bor Mineralleri Üretimi 1970-2001 (000 ton B2O3)

Türkiye
ABD
Toplam
Türkiye
ABD
Toplam
1970
122
510
762
1986
349
571
1120
1971
229
515
878
1987
374
625
1265
1972
248
551
960
1988
473
576
1338
1973
255
602
1020
1989
447
562
1317
1974
291
562
1038
1990
476
608
1359
1975
242
547
975
1991
460
626
1355
1976
220
572
948
1992
402
554
1284
1977
301
667
1129
1993
410
574
1292
1978
346
706
1242
1994
433
550
1325
1979
281
725
1191
1995
435
728
1529
1980
320
710
1222
1996
494
581
1438
1981
333
671
1189
1997
549
604
1507
1982
306
551
1040
1998
552
587
1505
1983
260
578
1018
1999
536
618
1522
1984
331
605
1122
2000
504
546
1431
1985
259
577
1026
2001
517
650
1546
Kaynak: Boron Statistics (A. Buckingham ve Phyllis A. Lyday) , Eti Bor A.?.

2001 yılı itibariyle, B2O3 bazında en büyük üretici 650,000 ton ile ABD’dir. Onu 517,000 ton ile Türkiye izlemektedir. Toplam üretimde (1,546,000 ton) ABD ve Türkiye’nin payları sırasıyla %42, %33,4′dir. Dünya bor üretiminde Türkiye’nin ve ABD’nin yeri ölçümün brüt ton veya (B2O3) bazında yapılmasına göre değişiklik göstermektedir. Brüt ağırlık olarak 1992 yılından beri Türkiye, ABD’yi geçerek bor minerallerinin dünyadaki en büyük üreticisi olmuştur. 2001 yılında ABD’nin bor mineralleri üretimi brüt ağırlık olarak 1,300,000 ton iken, Türkiye’ninki 1,476,000 tondur. Ancak, bor oksit (B2O3) içeriği açısından değerlendirildiğinde, ABD’nin üretimi Türkiye’ninkini geçmektedir. Parasal bazda ise Eti Holding pazarın %20-23′une sahipken, US Borax %65-70′ine sahip durumdadır. Bu durum büyük ölçüde Eti Bor A.Ş.’in pazarı yeterince kontrol edememesinden ve US Borax pazarda sadece katma değeri yüksek rafine bor ürünleri satarken Eti Bor A.Ş.’nin ürün portföyünde katma değeri düşük ham bor’un önemli yer tutmasından kaynaklanmaktadır.

Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bor mineralleri üretimlerinin (B2O3 bazında) yıllar içinde izlediği eğilim aşağıdaki grafikte görülmektedir:

Grafikten de açıkça görüldüğü gibi Türkiye’deki üretimin artış eğilimi ABD’ninkinin çok üstündedir. Son otuz iki yılda Türkiye’nin üretimi ortalama yıllık %6,47 oranında artarken, aynı rakam ABD’nde %1,3′te kalmıştır.

Türkiye’nin son otuz iki yıldaki üretiminin zaman serisi olarak analizini yaptığımızda serinin 1. derece kısmi oto-korrelasyon gösterdiğini görmekteyiz. Serinin bu özelliğini göz önünde bulundurarak üretimin cari değerinin bir yıl gecikmeli üretim değerleri üzerine regresyonunu yaptığımızda Tablo-3′de verilen sonuçlar elde edilmektedir.

Tablo-3: Üretim Zaman Serisi Regresyon Sonuçlar?

Üretim
Katsayı
Std. Hata
t
P>t
Üetim-1
0.853
0.076
11.204
0.000
Regresyon Sabiti
66.072
28.832
2.292
0.029
R2=0.812
R2=0.806

Tablo-3′den de görüldüğü gibi, bir dönem önceki üretim değerlerinin üretim zaman serisindeki değişiklikleri açıklama gücü yüksektir. Bu anlamda, seri %85 gibi çok yüksek bir zaman bağımlılığı göstermektedir. Diğer bir deyişle, üretime gelen şoklar (bu seride genellikle pozitif) oldukça kalıcı olmaktadır. Bir yıl önceki üretimin bu yılın üretimindeki değişiklikleri açıklama oranı %81,2 gibi oldukça yüksek bir rakamdır. Regresyonun hata terimleri incelendiğinde, oto-korrelasyonun ortadan kalktığı görülmektedir. Dolayısıyla regresyon katsayıları güvenilirdir. Regresyona trend değişkenini de eklediğimizde, regresyonun açıklayıcı değeri artmakta ve trend değişkeni pozitif anlamlı katsayıya sahip olmaktadır.

Tablo-4: Üretim Zaman Serisi Regresyon Sonuçlar? (Trend dahil)

Üetim
Katsayı
Std. Hata
t
P>t
Üretim-1
0.363
0.166
2.183
0.038
Trend
6.549
2.041
3.208
0.003
Regresyon Sabiti
138.805
33.815
4.105
0.000
R2=0.863
R2=0.853

Diğer taraftan, aynı regresyon analizi ABD üretimi zaman serileri için yapıldığında, ABD zaman serisinin bir (veya birden fazla) yıl önceki üretim değerlerine bağımlılık gösterdiği ancak trend değerinin anlamlı olmadığı görülmektedir. Dolayısıyla ABD üretiminin zaman içinde herhangi bir artma (ya da düşme) eğiliminin olmadığı söylenebilir. Yapılan regresyonun açıklayıcı değeri de %17 civarında kalmaktadır. Dünya toplam üretimi de birinci derece zaman bağımlılığı göstermektedir ve trend katsayısı pozitif ve anlamlıdır.Üretimi etkileyen faktörlerde, katsayılarda, Türkiye üretiminin artış eğiliminde ve ABD üretiminin genel eğiliminde önemli bir değişiklik olmazsa Türkiye’nin 2010 yılından önce ABD’nin üretimini geçebileceği söylenebilir.

A) Türkiye’deki Bor Madeni Ocakları

Bor madeni Türkiye’nin özellikle kuzey batı bölgelerinde bulunmaktadır. Türkiye’de bu güne kadar işletilmiş bor madeni ocakları ve bulundukları yöreler Tablo-5′te gösterilmiştir. Bor madenlerini ve bor rafinasyon tesislerini devlet adına Eti Bor A.Ş. Genel Müdürlüğü işletmekte olup, Genel Müdürlük merkezi Bandırma’da bulunmaktadır. Eti Bor A.Ş. Genel Müdürlüğüne bağlı beş işletme Müdürlüğü: Emet Bor İşletme Müsürlüğü, Bandırma Bor ve Asit Fabrikaları İşletme Müd?ülüğü, Kırka Bor işletme Müdürlüğü, Bigadiç Bor işletme Müdürlüğü ve Kestelek Bor işletme Müdürlüğüdür.

Şehir
İlçe-Yöre
Maden Adı
Maden Cinsi
Rezervler
(milyon ton)
(brüt ağırlık)
Rezervler
(milyon ton)
(B2O3 içeriği)
Susurluk
Aziziye, Tulu,Salmanlı,
Kolemanit
576
167
Balıkesir
Bigadiç
Ankara, Acep, Domuz
ve
Sundurgu
Kireçlik, Kurtpınar,
Uleksit
49
14
Küçükkler
Faraş, Günevi, Sultançayırı,
Beğendikler, Yeniköy
Kütahya
Emet
Hisarcık, Harmanköy,
Kolemanit
835
225
Espey, Killik
Bursa
Kestelek
Kestelek
Kolemanit
7.5
2
Eskişehir
Kırka
Göcenoluk, Harmankaya
Tinkal
604
156
Kaynak: http://www.boraxtr.com/boraxtr/Anadosya/bormadennedir.html ve http://www.etiholding.gov.tr

“Kırka-Sarıkaya boraks yatağı Eskişehir ilinin 70 km güneyindeki Kırka bucağının 4,5 km batısındadır. Dünyanın en büyük rezervlerinden biri olup, 1950-1960 yılları arasında vatandaşlarımızın arama ruhsatı alarak yaptığı aramalar neticesinde bulunmuştur. 1962 yılında Türkiye’deki diğer boraks yatakları gibi Kırka boraks yatakları da İngiliz Boraks Consolidated Ltd. Şti.’nin eline geçmiştir. Ancak, şirketin saha devir işlemindeki kanuni eksiklikler sebebiyle ruhsatları iptal edilmiş ve imtiyazı düşen Boraks yataklarının üçünün işletme imtiyazı 1968 yılında Etibank’a geçmiştir. 1968 yılında MTA’nın yaptığı aramalarda Kırka Sodyum tuzu cevherinin Kaliforniya’daki Tinka-Razorit-Kernit cevherinin benzeri olduğu ve yatakların zengin olduğu tespit edilmiştir.” Kırka’daki tinkal cevheri yaklaşık %25-26 civarında B2O3 ihtiva etmekte, çıkarılan cevher Kırka’daki 1.150.000 ton/yıl cevheri işleyecek kapasitedeki yoğunlaştırıcı (concentrator) tesislerinde zenginle?tirilerek B2O3 oranı %32-33′e yükseltilmekte ve tane büyüklüğüne göre sınıflandırmaktadır. Kırka Konsantratör Tesisi 1975 yılından beri faaliyettedir. 1978 yılında Bor türevi tesisleri kurulmaya başlamış ve 1984 yılında faaliyete geçmiştir. Üretilen başlıca ürünler tinkal, boraks pentahidrat ve susuz borakstir.

Kütahya’nın 100 km güney batısındaki Emet’te bulunan maden 1956 yılında M.T.A jeologu Dr. Gawlik tarafından bulunmuş, 1958 y?ılında bölgedeki bor sahaları M.T.A. tarafından Etibank’a devredilmiştir. Yaklaşık %28 ile %37 arasında B2O3 ihtiva eden kolemanit yataklarından çıkarılan cevher ise toplam 1.200.000 ton/yıl cevheri işleyecek kapasitedeki yoğunlaştırıcı (concentrator) tesisinde yıkanarak B2O3 oranı %43-45′e yükseltilmekte ve ürın sınıflandırılmaktadır.

Bigadiç ve yöresindeki bor yatakları 1950 yılında Muharrem Girgin adlı bir madencinin Çamköy yakınlarından topladığı örneklerin kolemanit olduğunun Dr. H. Yakal tarafından tespiti ile bulunmuştur. Önceleri özel sektörün elinde olan maden ocakları Fransız şirketi ile olan saha sınır anlaşmazlığı sebebiyle Bakanlar Kurulu Kararı ile 1976 yılında Etibank’a devredilmiştir. Ortalama %30-32 civarında B2O3 ihtiva eden tüvenan kolemanit cevherini zenginleştirerek B2O3 oranını %40-44′e yükselten, cevher zenginleştirme tesisi 1979 sonundan beri işletmede olup, kapasitesi 600.000 ton/yıl tüvenan cevherdir. Kırma-harmanlama tesisi 1993 yılı sonunda, ham bor öğütme tesisi ise 1998′de üretime geçmiştir. Yörede boraks pentahidrat, boraks dekahidrat, asit borik, sodyum perborat, sülfürük asit üretilmektedir.

Kestelek bor yatakları M.T.A.’nın bölgede linyit araştırmaları sırasında 1954 yılında bulunmuştur. 1979′a kadar çeşitli kişi ve kurumlarca bor cevheri üretimi yapılmış, 1979 yılında saha Etibank’a devredilmiştir. Bölgede 200.000 ton/yıl tüvenan cevher zenginleştirme kapasiteli yoğunlaştırıcı (concentrator) tesisi faaliyet göstermektedir.

7/3/2008

jitem (JANDARMA İSTİHBARAT ve TERÖRLE MÜCADELE MERKEZİ)

Jitem'ci Ahmet Cem Ersever


Cem Ersever

Ahmet Cem Ersever,1950 yılında Erzurum'da doğdu.Emekli Jandarma Binbaşı.
Ankara'da Basın Yayın Yüksek Okulunda bir yıl okuduktan sonra 1969 yılında girdiği Harb Okulu'ndan 1972 yılında mezun oldu.

11 Aralık 1979'da Jandarma Genel Komuranlığı tarafından İçel, Hatay, Gaziantep, Mardin, Urfa, Edirne, Kırklareli ve İzmir illerinde kaçakçılık olaylarını soruşturmakla görevlendirildi [Ç.Ağaşe, Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği, s.31]. 20 Şubat 1980'de Trabzon'daki kaçakçılık olaylarının takibi ile görevlendirildi. Henüz Yüzbaşı rütbesindeydi. 12 Eylül sonrasında Güneydoğu'da yaşanan terör olaylarına karşı mücadele etmek amacı ile istihbarat toplamak ve toplanan istihbarat ile operasyonlar düzenlemek amacıyla Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı (JİTEM) adı aldında faaliyet gösteren merkezi bir örgütlenmenin fikir babalığını yaptı ve doğrudan Jandarma Genel Komutanına bağlı olarak çalışacak olan JİTEM'in başına geçti.

Ersever, bir süre sonra Aydınlık gazetesinden Soner Yalçın'a yaptığı açıklamalar ile Yeşil kod adıyla tanınan Mahmut Yıldırım ve bazı faili meçhuller ile ilgili bilgiler verdi. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in kuşkulu bir uçak kazasında ölümünün üzerinden bir ay kadar sonra 17 Mart 1993'de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etti. İstifa mektubunda "Güneydoğu'da yetkili organlar içerisinde oluşturulan bir çete, cereyan eden hadiselerin gerçek boyutlarının Türk Milleti tarafından görülmesini engellemektedir." diyor ve yaşanan gerçekleri ve PKK ile mücadelenin eksikliklerini kamuoyuna duyurmaya çalışacağını açıklıyordu [Ç.Ağaşe, Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği, s.99]. Bu arada PKK ile psikolojik mücadele yöntemi olarak Ahmet Aydın takma adıyla, Üçgendeki Tezgah ve APO-PKK-Kürtler isimli kitapları yazmış, ancak geçim sıkıntısı içine düşmüştü. İşadamı Alparslan Ertuğ ile ilişki içindeydi ve eğer kendisine birşey olursa Güneydoğu'dan tanıdığı Hanefi Avcı'ya haber vermesini istemişti. Ersever Aydınlık gazetesine anlattıkları ile ilgili olarak mahkemeye ifade vermek için 24 Ekim 1993'de Ankara'ya gitti ve bir daha kendisinden haber alınamadı. 1 Kasım'da Ankara, Çamlıdere'de sevgilisi Neval Boz'un, 2 Kasım'da Ankara, Polatlı'da itirafçı Murat Demir'in ve 4 Kasım 1993'de Ankara, Elmadağ'da Ahmet Cem Ersever'in cesetleri jandarma tarafından bulundu. Kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürüldü. öldürülmüştü.
<****** type=text/**********> <****** src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js" type=text/**********>

2/8/2007

II. Abdulhamit'in Hazırlattığı Petrol Haritası

Değerli arkadaşlar türkiye petrol denizi üzerinde bir gemi gibi adeta... Bu petrolün bugün çıkartılamamasının en büyük nedeni dış kuvvetlerdir... çünkü bu dış kuvvetler bir gün serv antlaşmasını gündeme getirerek türkiyeyi eski toprakları olan orta asyaya sürmektir. ama bu sadece akıllarda bir hayal olarak kalacaktır...

Sultan II. Abdülhamit'in 106 yıl önce yaptırdığı petrol rezervi çalışmasına göre, Diyarbakır, Mardin, Siirt ve Hakkâri gibi illerde de petrol rezervleri tespit edilmiş.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nce basılan "Osmanlı Döneminde Irak" isimli kitapta II. Abdülhamit döneminde maden mühendisi Paul Groskoph'a yaptırılan petrol araştırmasının raporları ve haritaları yayımlandı. Musul, Kerkük, Bağdat ve Erbil'de gösterilen petrol yataklarının yanı sıra Diyarbakır, Mardin, Bismil, Siirt, Hakkâri gibi bugün Güneydoğu Anadolu sınırları içindeki petrol yatakları da tespit edilmiş.

Milliyet'in haberine göre bundan tam 106 yıl önce Sultan II. Abdülhamit, Hazine-i Hassa'dan, yani padişahın şahsi malından ödenek çıkararak geniş kapsamlı bir petrol rezervi çalışmasına girilmesi için emir verdi. Sultan'ın kendi parasıyla yaptırdığı çalışmada yabancı ve yerli mühendisler yer aldı. Musul ve Bağdat çevresinde, Dicle ve Fırat nehirleri havzasında petrol taraması yapıldı. Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetimindeki araştırma ekibi, çalışmalarını 22 Ekim 1901'de Sultan II. Abdülhamit'e rapor olarak sundu.

Dağlardaki petrol

Yakın zamana kadar içeriği hakkında pek fazla bilgi sahibi olunmayan "Sultan'ın petrol haritası", Güneydoğu Anadolu illerinde de petrol bulunabileceğini gösteriyor. Haritayı hazırlayan heyet, Bitlis Suyu denilen çayın kıyısı boyunca önemli petrol rezervleri belirlediklerini belirtiyor.

Heyetin başkanı Paul Groskoph, petrol noktalarını tek tek gezerek tespit ettiklerini aktarırken, takip ettikleri güzergâhı da isimlerine kadar raporda anlatıyor. Groskoph, Hakkâri, Bingöl, Siirt dolaylarında ve Dicle Nehri kıyısında zengin petrol rezervlerinin bulunduğunu kaydediyor.

Dicle Nehri kıyısında suların yükselmesi nedeniyle bazı noktalarda yeterli araştırmayı yapamadıklarını da raporuna ekleyen Groskoph, nehrin kıyısı dışında, Dicle'nin kıyı şeridi boyunca uzayıp giden yüksek dağlarda da petrol bulunduğunu kaydetmiş.
Yine de o dönemin teknik imkânları açısından 900 metre yükseklikteki bu dağlardan petrolün çıkarılmasının zorluğuna değinerek, aynı zamanda bu yüksek dağlardan petrolün taşınmasının maliyeti artıracağına dikkat çekiyor.

Bitlis Çayı kıyısı

Güneydoğu Anadolu'nun tamamı ve Doğu Anadolu'nun bir bölümünü kapsayan petrol haritasında Diyarbakır, Mardin, Bismil, Hazro Çayı etrafı, Sinan, Botan Çayı etrafı, Batman Çayı etrafı, Dicle bölgesi, Midyat, Bedran, Tulan, Siirt, Habur, Fındık, Cizre, Habur Çayı etrafı, Bitlis Çayı kıyısı ve Hakkâri'de (Çölemerik) önemli petrol yataklarının bulunduğu kaydediliyor.

Petrol araştırmaları buralarda yapıldı

Musul ve Bağdat havalisinde Dicle-Fırat nehirleri havzasında yapılan petrol araştırmalarının yerlerini gösterir harita


1 Diyarbakır
2 Mardin
3 Bismil
4 Hazro çayı
5 Sinan
6 Batman çayı
7 Dicle
8 Midyat
9 Bedran
10 Bitlis Suyu
11 Tulan
12 Siirt
13 Botan Çayı
14 Habur
15 Fındık
16 Cizre
17 Dehuk
18 Zaho
19 Habur Çayı
20 Çölemerik (Hakkâri)
21 Ahmediye
22 Bisan
23 Alkuş
24 Akra
25 Büyük Zap
26 Revanduz
27 Musul
28 Karakuş
29 Nemrut
30 Küçük Zap
31 Erbil
32 Köysancak
33 Altınköprü
34 Şargat
35 Hamrin Dağı
36 Kerkük
37 Taşhurmatı
38 Tavuk
39 Karadağ
40 Süleymaniye
41 Karadağ
42 Aksu
43 Tuzhurmatı
44 Kefri (Salahiye)
45 Deli Abbas
46 Tikrit
47 Samarra
48 Haso Çayı
49 Narib Suyu
50 Diyale Suyu
51 Ramadi
52 Felluce
53 Mendeli
54 Bakuba
55 Kâzımiye
56 Bağdat
57 Museyyeb
58 Hılle
59 Kerbela
60 Hit
61 Fırat
62 Anah
63 El-Kadim
64 Ebu Kemal
65 Meyadin

1/8/2007

Türkiye Üzerinde Oynanan Büyük Oyunlar

Türkiye Üzerinde Oynanan Büyük Oyunlar

Türk ekonomisi ve siyaseti ile her zaman yakından ilgilenen Yahudilerin, neden Türkiye’yi Ortadoğu ateşinin içine çekmek istediklerini anlamak için bu yazıyı iyi okumanızı öneririz.

sss

 1880 yılında İstanbul’a gelen ve burada öğretmelik yapan Bertrand Bareilles’in 1917 yılında kaleme aldığı “İstanbul’un Frenk ve Levanten Mahalleleri” adlı kitabında Türkiye’de yaşayan Yahudilere geniş yer ayırıyor. Bareilles kitabında, Yahudilerin Filistinle birlikte hedefleri arasında Türkiye’nin de bulunduğuna işaret ediyor.

Türkiye’de Yahudi cemaati gelişmektedir, ama düne kadar bu gelişme sadece manevi düzeydeydi. Zaten maddi gelişmeden söz etmek yersiz olurdu. Çünkü Fransa’nın gönderdiğinden başka parası olmayan bu ülkede kimse servet yapamıyordu. Ayrıca Yahudi, kökleri bizim büyük Devletimiz’den çıkan liberal kurumlara uzanan bir toplumsal konumdan yararlanıyordu. Bunu, Evrensel İsrail Birliği’nin kurucusu Charles Netter’e, birçok yönden Tevrat’ta ki yargıçlarınkine benzer bir politikanın temellerini atan Hirsch’lere, Rotschild’lere borçluydu. Birlik okulları Yahudiliğin gelişimine büyük katkılarda bulundu. Yahudi, önyargıların ve kötü niyetlerin kendisini hapsettiği aşağı konumdan yavaş yavaş çıktı. Türkiye’de Yahudi milleti içinde özellikle iş alanındaki becerileriyle sivrilen çok sayıda insan bulunmakta ve bunların politikası, dünya çapındaki bir politikayla uyum içinde işlediğinden etkili olmaktadır. Bugün Yahudi ırkı sınır farkı tanımayan bir aile gibidir. Diğer milletler birer aileler toplamı iken Yahudilerin bir kardeşler toplumu olduğunu söyleyen Pascal, her zamankinden çok doğrulanmaktadır.

Yahudiler herkesle iş yapar, ama dostlukları sadece kendi içindedir. Dışlayıcı ve kendi içlerine kapalıdırlar; kuşkusuz bunda dinlerinin de payı vardır. Ama ırksal içgüdülerinin en önemli göstergelerinden birine dönüşen kendini savunma gereksinimi de unutmamak gerekir. Dünyada daha etkili bir dayanışma ruhuna sahip, insanların birbirine daha çok omuz verdiği başka bir cemaat yoktur. Öyle ki onları ilgilendirebilecek her olay bu cemaatte önemli yankı bulur. Alışkın bir göz insanların tavırlarındaki heyecandan bu olayları ve yankılarını ayırt edebilir. Bu gözlem kuşkusuz diğer cemaatler içinde yapılabilir, ama Yahudilerde iş çok daha belirginleşir. Kendilerini etkisi olmayacak her şeye karşı ilgisiz kalırlar; olaylarla ancak kendi hedeflerine ya da çıkarlarına uydukları oranda ilgilenirler. Gerek koşullardan yararlanmak, gerekse sorumluluktan kaçmak konusunda çok beceriklidirler; kimi zaman hiç belli etmeden yabancı aracılar kullanarak işlerine gelecek kimi olayları kışkırttıkları bile görülür.

Politikaları hep aynıdır; ama önlerine koydukları hedefe olaşmak için başvurdukları araçlar ve formüller sadece koşullara göre değil, aynı zamanda bir ülkeden diğerine ve ortamdan ortama değişebilir.

Türkiye’de nüfuz merkezleri Selanik ve eylemlerinin temel dayanağı dönme denen müslüman Yahudilerdi. Dönme İsraillinin onu kendinden kabul edeceği kadar Sami kalmış ama türkün güvenini kazanacak kadar da Müslümanlaşmıştı. Cahit’ler ve Cavit’ler dönmedir.

Şu arada Yahudilerle Türkler arasında süren ateşkes döneminde, Türkler Siyonist girişimin hedeflerinden habersiz değildir. Her zaman iyi haber alan Türk etrafında olup biten her şeyi bilir; çünkü ayakta kalabilmek için, maddi kaynaklarından çok, incelik ve kurnazlığın eşit dozlarda kullanıldığı diplomatik yeteneklerine güvenir. Rusya’nın ezilmesi ve bugüne kadar kendisine hizmet eden ama artık bağımsızlıktan başka bir şey düşünmeyen ırkların kökten yok edilmesi sonucunda, İsrail halkı daha hedefini gerçekleştiremeden kendi emellerine ulaşabileceğini hesaplamaktadır. İsrail halkının bu emellerine göz yumar görülmekte böylece bekleyiş döneminde Yahudiliğin çeşitli güçlerinden yararlanma olanağı bulmaktadır. Bu anlaşma, kendisine ayakta tutan hayaller yaşadıkça sürecektir.

Bugün Abdülhamid’i deviren darbenin örgütlenmesinde ve Türk işlerinin yönetiminde Yahudilerin oynadığı rolü herkes biliyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti dönmelerden oluşuyordu. Resmi yayın organı Tanin, bir dönme olan Hüseyin Cahit tarafından yönetiliyordu. Cemiyetin diğer yayın organı olan ve Fransızca basılan Jeune Turc, Siyonizm tarafından finanse ediliyor ve içinde Yahudiler de çalışıyordu. Düzenbaz Cavit de en az diğerleri kadar dönme idi. En çeşitli yetkilerle donatılmış ve daha önce işitilmemiş bir şekilde, Yıldız’a gidip Halife’ye milletin artık kendisi istemediğini bildiren parlamento heyeti içinde de yer alan mebus Karasu da Yahudi idi. 1914′den beri, yazı işleri müdürlüğünde kalan Hüseyin Cahid’in yerini alan ve Tanin’in başyazarı olan Salomon Efendi’nin de bir Yahudi olduğunu belirtelim.

Tüm giz perdeleri henüz kaldırılmamıştır. Ama 8 Temmuz 1908 darbesinden beri Türkiye’de yaşanan olayların öncesinde ve sonrasında yer alan entrikalar bunların gerçekleştirilmesinde Yahudi-Alman girişimlerinin payı hakkında bir fikir vermektedir. Times ‘ın Viyana muhabiri Mr. Steed bu anlaşmanın en önemli olayının Reval görüşmesinin ertesinde, 1908in haziran başında Çar ve Kral Edward’ın yanlarında Isvolsky ve Sir Charles Hardinge ile birlikte, genel bir vali atanmasını öngören Makedonya reform programı üzerinde anlaşmaya varmalarıyla yaşandığını söyleyecektir. “Almanya’nın” ve Avusturya-Maceristan’ın Alman-Yahudi basını bu görüşmeyi mevcut statükoya karşı bir komplo olarak suçladı ve sultanın egemenlik haklarına ve toprakları üzerindeki idari otoritesine karşı, püskürtülmesi gereken bir saldırı olarak niteledi. Jön Türklerin Abdülhamid’e karşı örgütlenmesinde toplantı yeri olarak kullanılan Selanik ve Makedonya’nın tüm mason localarında Reval görüşmesi hakkında bu Avusturya-Alman yorumu yaygınlaşmıştı ve Osmanlı imparatorluğu’nu tehdit eden bu yeni tehlike karşısında eylemi hızlandırmak gerektiğinden söz ediliyordu. 24 Temmuz’da Türk isyanı patladı. Barutu ateşleyen fitil, Abdülhamid’in komployu ortaya çıkarması oldu.

Ama günü gününe izlenebilen birbirini destekleyen ilk olaylara dönelim. 1896′da Dr. Herzel Berlin’de Siyonist Cemiyeti’ni kuruyordu. Ertesi yıl Kayzer o gürültülü Doğu gezisini gerçekleştiriyordu. Bunun hemen ardından Yahudi kolonizasyon tasarılarının gerçekleşmesi için çalışmalar başlıyor, ama bunu ilke olarak kabul eden Abdülhamid o kuşkulu kişiliyi ile tasarının hayat geçirilmesini engellemeye uğraşıyordu. Tüm vaatlerine karşın, yavaş yavaş tarım kolonileri kurulan Hayfa ve Saron bölgelerine Rusya’dan ve Galiçya’dan akın etmeye başlayan Yahudilere toprak satılmasına karşı çıkıyordu. Özellikler bu toplulukların kendi seçtikleri noktalarda büyük kalabalıklar halinde yığılmasına izin vermeyi reddediyordu. Sultanın Panislamist propagandayı yürüten Arap şeyhlerinin temkinli önerilerine kulak verdiğini biliyorum. Ama bu durum söz konusu girişimi hazırlayanların işine gelmiyordu. Türk yetkililere, “göçmenlere bireylerin ve ailelerin ayrılmasının şart koşulmaması gerektiğini çünkü bir Yahudi’nin dini görevlerini yerine getirmek için kendi dindaşları arasında yaşamak zorunda olduğunu” anlatabilmek için müdahale etmeleri gerektiğine inandılar. Jön Türkler iktidara gelince her şey değişti. Siyonist önderler daha büyük bir dayatmacılıkla bu sorunu gündeme getirdiler, ama şimdi tartışmasız bir güce dayanan bir örgüte uygun düşecek bir otorite ve haber alma kaynaklarına sahip olduklarını gösteren bir güven ile konuşuyorlardı. Babıali’ye gönderdikleri bir notada, Türkiye eğer Yahudi göçüne izin verirse “başka ülkelerde yüksek mevkilerde bulunan dindaşlarımız, kendi ülkelerine karşı görevlerini aksatmamak koşulu ile tüm nüfuzlarını Meşruti Osmanlı hükümetinin siyasal ve ekonomik ilerlemeleri hizmetine sunabilir. Yahudiler ile Türkiye arasında bu ittifakın kurulmasını kurulmasına girişecek olan Osmanlı devlet adamları, milletimizin şükran ve minnetini elde edebileceklerinden emin olabilirler. Yahudi dünyasının bağlılığı ve dostluğu konusunda gerekli sözleri ve güvenceleri verebiliriz; bizim tavsiyelerimizin ve dileklerimizin bu dünyayı yöneten kişiler ve çevreler tarafından olumlu karşılanacağına eminiz.” Bu çağrıya kulak verildi ve Yahudilerin yeni koloniler kurmak üzere hemen Filistin’de toprak satın alma pazarlıklarına giriştikleri görüldü. Taberiye kentinden Safed’e kadar uzanan bir bölgede, Taberiye gölünü çevreleyen ve Ürdün nehri boyunca Eriha’ya kadar inen bir alanda hatırı sayılır toprakların sahibi olacaklardı. Savaş arifesinde yeterli halkın özellikle de Dürzilerin tüm muhalefetine karşı, topraklarını Suriye’ye doğru genişletmişlerdi.

Bu derneklerin ne olduğunu, kredilerinin nereden kaynaklandığını, kimler tarafından yönetildiklerini bugün artık herkes biliyor. Yinede bunların Alman Yahudilerinden oluştuğunu belirtelim ve aidiyetin onların yüksek mevkilerde bulunan diğer ülkelerin Yahudileri adına, onları yöneten çevreler tarafından kendilerine karşı çıkılmayacağına güvenerek, yabancı bir hükümetle anlaşmaya girmelerini engellemediğinin de altını çizelim. Her yerde kolları olan bu dernekler –sadece Amerika’dan söz edecek olursak- gerçekten de Kahn, Loeb Kumpanyası ve onların denetimindeki Felix Warburg, James Speyer gibi güçlü mali kuruluşlara dayanıyorlardı. İngiltere’de Banker Cassel’e ve Jön Türklerin çıkarlarına bağlılığıyla dikkat çeken Adam Block’a ve Rusya’nın güçlü Musevi örgütlerine dayanıyordu. Bu ittifak Babıali’ye bir ayağının Alman müttefikinde diğerinin de olası rakiplerinde olması avantajını sağlıyordu. Bilgenin dediği gibi, dostlarınızın sayısını asla yeterli bulmamalısınız.

Siyanist emellerin Jacobson’lara Eikus’lar ve Morgenthau’lar tarafından temsil edilen yürütme organları da uluslararası nitelikte idi. İstanbul’da elçi olan Morgenthau, 1 Temmuz 1916′da şu haberi yayınlayan Le Peuple Juif gazetesine bakılacak olursa, zamanını boşa harcamıyordu: “Morgenthau, 21 Mayısta Cincinnati’de yaptığı bir konuşmada, savaştan sonra Filistin’in Siyonistlere bırakılması sorununu kısa bir süre önce Osmanlı hükümeti ile görüştüğünü açıkladı. Açılımları Türk nazırları tarafından çok olumlu karşılanmıştı. Rakamlar önerildi ve bir Filistin cumhuriyeti kurmanın yararları tartışıldı.” Ve gazete konuşma haberinin ardından şu yorumu yapıyordu: “tüm dünya Yahudileri güncel olayları diğer halklardan daha umutlu bir şekilde izlemekte haklıdır; çünkü tam bağımsız bir vatana kavuşma şansları oldukça yüksektir.” Morgenthau bu konuşmayı yaparken, savaşta taraf olan bir devletin top atışlarıyla imzaladığı bir anlaşmanın yazgısından pek kaygılanmadığı anlaşılıyor; ama Wilson sahneye çıkınca herhalde kendine sormuştur. Zaten başka etkenler de bu konuda imdada yetişti. Jön Türk hareketini yönettikleri sürece her türlü Siyonist gösteriden sakınan Selanik Yahudileri, Yunan uyruğuna geçtikten sonra bu temkinli tutumu bir yana bırakıp, General Sarrail’in iyi niyetli süngülerinin gölgesinde geçek kimliklerini ortaya koyabileceklerini düşündüler.

Bu kentin bir gazetesinde çıkan habere göre, “17 Nisan 5677′de (9 Nisan 1977)” yıllık Yom Aşokel [Kipur?] bayramını kutlamak için toplanan 3000 kadar Selanikli Siyonist içinde bulunan günlerin İsrail halkının hak etmediği felaketlerin sona ermesinde ve binlerce yıllık umutlarının gerçekleşmesinde ne kadar büyük bir önem taşıdığının bilincinde olarak, halkların en eskisine karşı olan adalet borcunun ödenmesi, Yahudi milletinin tarihsel toprakları olan Filistin’de dirilmesi için Yahudi olmayan dünyanın tüm seçkin yüreklerinin sıcak desteğini bekliyorlar.” Bundan iyisi can sağlığı; ama bu çağrının elçinin [Morgenthau] tek yanlı oyunlarının biraz fazla küçümsediği İtilaf güçlerini yumuşatmayı hedeflediği açıktır. “seçkin yürekler”in desteği istenmektedir. Çünkü hedeflerin gerçekleştirilmesinde artık sadece Almanya’nın gücüne dayanarak başarı sağlanamayacağı anlaşılmıştır. Bu hedeflerin Müslüman önyargılarını ayaklandırmaktan öte sadece Fransa’nın değil –sadece Fransa olsa pek önemli sayılmazdı- İngiltere’nin de çıkarlarına ters düşeceği, Hint Okyanusu’na açılan büyük ulaşım yolları üstüne Töton kültüründen gelme unsurların yerleşmesini İngiltere’nin hoş karşılamayacağı düşünülmüştü. Yaşlı kıtaların göbek deliğini oluşturan Suriye ve Mezopotamya’nın, Ön Asya’nın geri kalanının çok daha önemli olduklarını, tüm kapıların bu anahtarlarla açıldığını İngiltere, Fransızlardan daha iyi bilir. Üstelik İngiltere, bu tasarıyı kabullenmek istese bile, müttefiki olduklarını açıklayan Arapların duygularını incitmeyi göze alabilir mi? Tevrat çağına dek uzanan bir hakka sahip olduklarını ileri süren bir takım yabancıların gelip –Kızılderililere yapıldığı gibi- topraklarını ellerinde almaları karşısında Araplar susacak mıdır? Ve niye toprakları ellerinden alınacaktır? O kadar uzun süre başkalarının yanında yaşayan İsrail, sonuçta kendi ırkından bir başka unsurun yanında yaşamasını niye hoşgörüyle karşılamayacaktır ? Filistin’e geri dönüşün mutlaka Amuriyelilerin ve Moabitlerin sürülmesiyle birlikte mi düşünmek gerekir?

Siyonizmin Türkiye’yi, sonucu ne olursa olsun, ancak tabut içinde çıkabileceği bir savaşa itmesinin altında Davud’un tahtının yeniden kurulmasının İslam için de yaratacağı güçlükleri aşma öngörüsü yok mudur? Güçlü sermayelerin kullanılması ile nüfusu ve kendisi yenilenecek bir Türkiye, Yahuda topraklarında kurulacak bir Yahudi cumhuriyetine geçiş yolu olacaktır. Planları hazırlayanlar Siyonist sorunu bu şekilde çözülmesini düşünmüş olmalıdır. Yahudi’nin toprakta çalışmaktan tiksinmesi gibi diğer engelleri bir yana bırakacak olursak, bu çözümün en azından tüm dünyaya dağılmış durumdaki on iki milyon Yahudi’yi Yahuda krallığı dar çerçevesi, içine sokmanın olanaksızlığından kaynaklanan güçlükleri –Yahudi karşıtları bu güçlükleri ustaca istismar etmektedir- aşma avantajı sağladığı kabul edilmelidir. Kimi olgularca da inanılır kılınan bazı söylentilere bakılırsa Siyonist, sadece Tapınağını kuracağı ve iki bin yıllık bir aradan sonra Tanrı’ya yeniden sunmaya başlayacağı yakılmış kurbanların dumanlarının tüteceği kayalık Filistin’i değil, kullanılmamış zenginlikleriyle, stratejik noktalarıyla, Akdeniz’in bir Güney Baltık denizine dönüşmesini engelleyen ulaşım yollarıyla tüm Türkiye’yi istemektedir.

Bununla birlikte, kendi evinde oturmak istemesine karşı başkalarının yanında yaşamayı sürdüren bir ulusun ebedi sorunu muhalefetleri artırarak çözülemeyeceğini görmek gerekir. Bu oyunda İsrail, sadece eski, zararsız ve zaten hayırseverlik bilinci ile yumuşatılmış önyargılardan değil, hiçbir zaman affetmeyen yeni kıskançlık ve kinlerden beslenen acı düşmanlılar yaratmıştır kendine. Gerçi Almanya, İsrail’in artık işine yaramadığını düşündüğü, bu nedenle zaten ilk işaretini ve örneğini de kendisinin verdiği Yahudi karşıtı duyguları canlandırma kararı aldığı gün Yahudilerin durumu iyice kötüleşecektir. Çünkü Almanya’nın hoşgörüsü sadece koşullara bağlıdır ve kısa vadede tüm dünyayı önünde diz çöktüreceğini düşündüğü anlaşmalara dayalı kısa bir ateşkesten başka bir şey değildir.